7 Nisan 2009 Salı

Aşk Mikrobu MUTLULUK bulaştırır!

Ben bir mikropla tanıştım...Daha doğrusu tanışalı epey uzun bir zaman oldu ama artık sizi de tanıştırmak istedim.

Deseler ki gökten düşmüş gibi hayatınıza giren biri var mıdır sizin için?

- pek tabi, olmaz mı hiç! derim.

Bu isim masallar arası hizmet veren, benim için hayata rengarenk iplikler sarmalamış insanlar arasında eminim ilk sıralarda yer alan Banu Taylan olur.


Aşk mikropları üretip evrenin dört bir yanına salan, sevdiklerine kendi elleriyle yaptığı kuyruklu yıldızları hediye eden kıvırcık saçlar, renkli düşler, hareketli saatler, masal tozları vs...

Kapıdan içeri girer ve '' benim için bu mikropları kurabiye olarak üretebilir misiniz ?...yiyenler aşık olsun'' der.

Ve bir virüs hikayesi benim için başlar...

''Mutlu olduğu yerde herkes güzeldir!'' sloganını benim için oldukça yerinde kullanarak, mutfağa bir hayli yakınken, kırmızı önlüğü takmışken, anlaşmaya varılır; kısa bir süre sonra da mikroplar kurabiye formuna kavuşur.

Yaşasın mikroplar! yiyiniz mikrobu bulaştırınız inşallah...

Bakmak istersiniz diye :

www.banutaylan.com

27 Mart 2009 Cuma

~ Küçük Ev ~

Dört odalı bir iş kurmalıyım!Dört odası da farklı ama ortak kapıyla dış dünyaya bağlı. Birinin penceresinden çiçek bahçesi, birinden yemyeşil orman, birinden taş köprüler, bir diğerinden de göl manzarası karşılasın beni.

''Hayatın gerçekleri'' diyeceğim sulu sepken üstüme yağan bir diğer gerçeklikler yığını şemsiyemi açmama fırsat vermeden sağnak halinde başımdan aşağı inecek diye endişeleniyorum zaman zaman. Toprak saksı deviriliyor...Sonra camdan bakarken ardı sıra düşüncemin bahçeden ağır adımlarla geçmekte olan kedi patisini cama vuruyor '' hadi be sen de!'' içerikli bir mesaj verdiğine inanıp gülümsüyorum tekrar. İşin aslı çok fazla sebep varken gülümsemek için, işime geliyor böyle davranmak hayata.

Nicedir samimiyetizliğinden şikayet ettiğim insanoğluna taş çıkartacak, küçük bir güruh üzerime geliyor çünkü tarih itibariyle. Üzerime gelmekten öte, yanıbaşımda duruyor her biri. bakmadan gören, anlatmadan duyan, aynı şeyi hissettiği için gülümseyen...ev huzuru, delisi, akıllısı, suskunu, gevezesi... anne gülümsemesi bir adım arkana baktığında; anlatsam anlatılmaz yaşanılası mutluluklar :) Biraz uzakta kalan eksikler için sabretmekten başka bir çare de yok nasılsa...

9 Mart 2009 Pazartesi

Mavi odalı kararsızlık Blokları

Sabahın körü de olsa, sen düştüğün yolu görebiliyorsan problem yok denilir.Nostaljik kırmızı tramvay şu günlerde pek de nostaljik olmayan, daha çok bireysel anlamda modernizm köleliğine taşımacılık yapan bir araç görünümündedir. Neyse ki haftanın başı günlerden pazartesi olması gelecek haftaya giden saatleri yavaşlatır. Sonraki hafta hep önceden düşünülmemelidir işi yokuşa sürmemek için, farkedilir.

Okulun kapıları yüksek parmaklıklı, bahçesi uzun bir yolu bloklara bağlayan, ötesinde ise deniz manzarasını kucaklayan ama nedense mevsime dair bir soğukluk taşıyan görünümdedir. Üstelik daha da yorucu olanı; huzur vediğine inanılan mavi rengin böyle alanlarda kullanılmasıyla aldığı can sıkıcı havanın kapıdan girer girmez insanın üzerine çöreklenmesidir. Durup silkelenilir öğretmen silüeti, kendini omuzları dik bir şekilde yorucu duvarlar ardına ısrarla sürükler...

Koridorlar geçilir, merdivenler aşılır, kapılar zorlanır... Ya saatte bir problem vardır, ya okulda, ya binada, ya da bahsi geçen silüette. Korkutucu bir klasik müziğin hakim olduğu sözüm ona ders zili kendini hissettirir, gerilim filmlerinde dekorun parçası olan, yanıp sönen cızırtılı floresan lambaların oldukça benzer versiyonları göze takılır, kapısında fransızca sınıfı yazan kapının ardı oldukça boş, koridorlar da bir hayli loş bir havayla çılgınca ''GÜNAYDIIIIINNNN!!!'' der.

İrkilen çaylak silüet ''bari denizi göreyim'' umuduyla cama doğru adımlarını sıklaştırır, kendiyle burun buruna gelir bu kez de camdaki yansımasıyla. Deniz gridir, çünkü mavi olacak enerjiyi güneşte bulamamıştır o sabah.

Güneşi ceplerinde arayan umutlu genç kız vaktin geçtiğini haber veren saat dilimlerinden başka bir şeyle karşılaşamaz.

Ne istediğimi biliyorum! diye kendini telkin ederken geleceğe dair, beyaz saçlı prens koridorun başından gülümser...

Hadi tören alanına...

Evladım...oğlum...kızım...kime söylüyorum...!

Sene 1999 lise yılları ve arkasından derin bir nefes...!


3 Mart 2009 Salı

yukarıdan aşağı / soldan sağa

Arkadaşlarla yapılan yuvarlak masa toplantıları... :)

Gelecek yıl artık öğrenci olarak tanımlanmayacağının farkına varmış tedirgin yüzler var biraz. Bu yüzlerin yarısı da iş hayatına adım atmak için delice an kollamakta, öğrenci olmak uzun vadede artık can sıkıcı olmaya başlamış. Sabırsızlık var kimimizin üzerinde. Kimimiz balon balon hayalperestlik çukuruna çoktan düşmüşüz. Yüksek dağların hemen ardında kırmızı halılar, ışıltılı çalışma arkadaşları, parlak bir kariyer bulma umudunda değil, eminliğindeyiz. Kimimiz ne istediğini bilmiyor.
''Ben ne olabilirim bilmiyorum ki ?'' diyor kendi kendine. ''Ne yaptım kendim için geçen bunca zaman? Beni tanımlamak için yeterince çaba sarfetmedim sanırım konuşurken anladım'' ... Düşünceler dillendiriliyor, biri bitiyor biri başlıyor. Hepimizin öz inancı; oturduğumuz odanın duvarlarının bir hayli yüksek ve birbirine yakın olduğu. Ama neredeyse hiç birimiz pencereleri ya da kapıları aklımızın bir köşesine sığdıramıyor gibiyiz. O kapılar ve pencereler dışarından gelecek müdahalelere açık sanırım sadece. Bize öğretilen yanlış bir şeyler var. Çatıdan odanın ortasına bir ip atılsın, ya kendimi asıyım ya da o ipe tutunup çatıya çıkayım diyoruz. Ya çok iyi ya çok kötüyü düşünüyoruz. Oratalama bir yerden başlamak kimsenin işine gelmiyor sanki .

ve kahveden bir yudum alınıyor...

Kendimize uzaktan bakıyorum. Yorulmak için daha çok erken, canlanması gereken yüzler var karşımda. Seyyar bir ayna var sanki hayatımda böyle zamanlarda kendimize bakmak için olur olmadık yerlerden kendini gösteriyor. Beni bana baktırıyor...

Zamansız gelen sürprizler de var yok değil :) felaket dememem ondandır.

Kahveler bitmiş , telve telve yorumlar kendini gösteriyor bu kez de...

22 Şubat 2009 Pazar

Bu bir bant kaydı mı?

Belli bir zaman dilimine sıkıştırılmış bana ait bir demo mu bu çalan ve ben kısa film tadında ama oldukça uzun bir filmin başrolünde miyim?
( Kendi hayatımın başrolü)


Yine oyuncak sepeti...

Bu kez kalp şeklinde kurabiyeler çıkıyor fırından, ve ben fotoğraf çekiyorum sürekli. Acemiyim bu işte ama oldukça renkli kareler çıkıyor.

Sonbahar yapraklarını geride bıraktığım için mi nedir, son baharın hüzünlü havasından ne zaman biri bahsedecek olsa ya da nerde hüzünlü sonbahar dizeleri görsem, koşar adım uzaklaşma kaygısına düştü ruhum. Acı demesin kimse, acı çekiyorum demesin istiyorum sanki, yoruldum demesin, ağlıyorum , bitkinim, suskunum, hayat beni yoruyor demesin. ( ki oldukça hayata dair şeylerken bunlar)


Koşar adım yeni insanlara sarılıyorum. Yenileniyorum gibi hissediyorum. Eskiye dair her ne alırsam elime, elimde bir yığın toz kalıyormuş gibi hissediyorum.
Tek nedeni umut, çok iyi biliyorum. Eskiden oldukça sinir bozucu, yıpratıcı olarak nitelendirdiğim insanlara/ durumlara dair anlayışlı olma halim sıklaştı. Olduğu gibi kabul etmek oldukça işe yarıyor. Sinir bozucu olsalar bile görmezden geliyorum inatla. Pembe gözlük işini abartıp olabildiğince hoşgörülü, sanki cebinden heran bir adet çiçek çıkarıp karşımdakine uzatıcakmışım gibi gülümsüyorum. Gözlüklerimin çerçevesi pembe olmakla yetmiyor kelebekler, kuşlar konuyor camlarının kenarlarına sanki.

İleride diyorum, bak işte orda!

Biliyorum ki tek nedeni bu.

5 Şubat 2009 Perşembe

Zamanı geçen -öğrencilik-

Öğrencilik için bir yaş sınırı varsa eğer, emin oldum ki bu yaş 22 sularını gösteriyor insan hayatında. Ya da tamamen bulunduğun okul sınırlarının senin tahamül sınırların ile denk düşmesi ile alakalı bu ruh hali. Ondan daha kötüsü ben 22 yi geçeli oldu biraz. Biraz eksik, iki fazla derken neticede rakamlarla da doğru orantılı değil ki insanın değer yargıları, olgunluk hali, tahamül derecesi. Nitekim şimdi kaç sularında benim yaşım; ucu açık bir durum olmalı pat diye söyleyemiyorsam.

Yani aslında ben geçen yıl çoktan diplomamı alıp kapıdan ardıma bakmadan çıkmalıymışım efendim. Devir sıkıcı hocalar, insanın üstüne üstüne gelen okul duvarları devri. Kışın kapalı ortamları aydınlatmak için yakılan gündüz lambalarından ibaret koridorlar. Yaza da bi ihtimal fare deliğinden ışık süzmesi halleri okulumun koridorlarında.

Desem ki bitti gitti çok da az kaldı az daha dayan. Ben derim demesine de içimdekini inandıramadıktan sonra her gün için bir çizik atma eğilimi vuku bulur :) Teskere ne melem bir şeymiş meğer.

Desem ki okul bitsin hemen istediğin bölüme at kendini. Aşağıya bir baktım ki hedefi tutturmam için sanırım altmış ayaklı, altmış kollu, takriben 30 başlı bir insan olmalıyım, enim geniş boyum da Gülüver 'e taş çıkaracak cinsten olmalı. Ya da hedefi ben fazla büyük tuttum belki göz süzmek yeterli kendisine.

Devir sabır devri!

Ne diyordum seneye bu zamanlarda ben...

not:Bu yazımı madame Simone' ye ithaf ettim. Hani olurya; blog okuyucusudur, maillerine cevap vermez nicedir ama belki blog okumaktan fırsat bulamıyordur. Hislerimi anlasın. Şimdi bir de güvercin ayağına haber kağıdını bağlayayım, sonra belki dumana da sıra gelir. Yok daha güzel bir fikrim var sanırım; tarihler 6 Şubatı gösterirken Chucky için yeni bir bölüm çekmek isteyen var mı. Kaçıncısında kalmıştık ?

27 Ocak 2009 Salı

travmatik travis etkileri

Farkedeniniz var mı?

Her yer yemyeşil çimlerle kaplı bahçemizde.


Neticede dünya bahçesi; dünya kadar büyük bahçe!
....

Kırmızı bir hırka var üzerimde, ayaklarım telaşlı girdim bahçeye. Bağdaş kurdum masmavi denize bakan yamaca doğru. İki kolumu bıraktım omzumdan aşağı, destek verdim avuç içlerim toprağa dokunurken bedenime. Kafamı taşımasın istedim boynum bir süreliğine, sorumsuz bedenimden. Öyle serin bir hava esiyor yamaçtan yukarı doğru. Yaz gelecek diye fısıltılar duydum bulutlardan. Bahar serini havayı içime çektim. Çimenlere dokundum sonra uzun uzun. Bir bebeğin saçlarına dokunur gibi... Kırmızı hırkamın önünü birleştirdim sonra sağlı sollu, çimlerden sürüklediğim kollarımla.

Yamaçtan yukarı biri uçurtma uçurdu. Uçurtma renkleriye telaşa kapıldım. Çıtalar koydum yüreğime. Uzun uzun seyrettim gün batımını. Gün batımı, yerden aldığım bir yaprakla portakal adını aldı sonra.

Gülümsedim...

16 Ocak 2009 Cuma

Her gün bir tablet çikolata !

Çikolata kazanına düşsem diyemem ki; ben boğuluyorum kurtarın beni.

Demek istemem, çünkü mutluluk sarhoşu olurum oracıkta.

Çikolata kazanına baharat eklemek isteyen ellere engel olmaktır tek kaygım şu zamanlarda.

Bir gün beyaz, bir gün fındıklı, bir öteki gün bitter...neticede çikolata parçalarından ibaret her bir gün(üm).

Şükürler olsun! Kazana düştüm.

dipnot: Kaşığın kontrolü bende değil.

10 Ocak 2009 Cumartesi

mutluluk sorgusu...

Nasılsın? sorusuna ''iyiyim, mutluyum'' diye cevap verince insanlara, yadırgadığım sorgulamalar duymaya başladım sanırım. Yadırgamaktan öte, insanlar hali ruhiyetimin üstünde durup düşünmeme sebep oluyor sürekli.

Neden mutluyum ben? Çok mu mutluyum az mı? Derecesi olmak zorunda mı? Genel mi geçer mi? Yarın olunca yitip gider mi?

bir yığın soru...

Türk filmi çok izlemedim ben küçükken. Küçükken değil sonrasında da belli sınırlarda kaldı Türk filmi seyircisi olma hali. Şener Şen 'in şen halini hatırlıyorum bir, Adile Naşitin gülme krizlerini ve Münir Özkul 'un turşu dükkanını, Vecihi'yi...Ki sanırım bunların hepsi aynı filmde geçmekte :) Üstelik adı da tesadüfe bakın ki Neşeli Günler. Acaba sadece neşeli günlerimden bir kısmı içinde bulunduğum için mi o anları hatırlıyorum bir filme dair.

Kötü günlerde hatırladığım bir Türk filmi yok sanırım, bu durumda emin olabilirim az sayıda Türk filmi izlediğime. Elbet bir yığın daha izledim ama hiç birine dair birşey hatırlamıyorum ki şu an.

Ama bu filmlerin bir kısmının bana kazandırdığı ince bir ayrıntı gelip çöreklenmiş hayatıma. İstesem de istemesem de bünyem üretiyor bu düşünceyi. Hep güzel giden şeylerin sonunda bir kötü anı mutlaka kalacak ya, şarttır olmazsa olmazdır. '' İyi enerji yolluyorum ben yok öyle bir şey '' desem de
an geliyor ,aklıma pelesenk olan söz demeti bu oluveriyor .

Neden? Çünkü etrafımdaki bir çok kişi mutlu olma haline ihtimal vermiyor. Hele ki hayat böyle çekilmez bir tablo çiziyorken, sen kendi fırçanla aralara güzel renkler de katamazmışsın gibi, yağmurlu günde sana hiç ''buyrun geçin'' diye yol veren araçla karşılmayacakmışsın gibi, her su birikintisinden bir fiske yiyecekmişsin gibi, top oynayan çocukarın esas oyun aracı hep senin kafana isabet edecekmiş gibi, sıranın sonunda hep sen olacakmışsın , tam sıra sana gelince sana'' bitti'' denmesi de klasikleşmiş gibi...Hep bir kara seneryo ustası çıkıveriyor kapı ardından, cam kenarından, yol dönemecinden.

Oysa var bir azınlık...'' mutlu musun, hey maşallah hep böyle gitsin inşallah'' nakaratları kullanan.

Oysa var bir kararsız kesim; ''mutlu musun, iyi, eee sonra? '' diyen.

bir de var bir kesim '' musun?, mısın?'' lı cümlelere hiç girmeyen...

Kötü seneryo yaratmak imkansız değil biliyorum. İyi ama, olasılık olarak kalsa sadece hayatımızda. Yüzdeleri büyültmek için elimizden geleni yapmasak.

Hem n'olur sanki çamur sıçratan o şöföre '' teşekkürler! bu desen çok şık durdu üzerimde, adresinizi verin karlı günlerde puantiye çalışmalarınızı da üzerimde görmek isterim'' desek de yolumuza devam etsek. ( ütopik atıyorum çünkü mutluyum )

not :Kara seneryoları griye dönenlere koca bir alkış :)







7 Ocak 2009 Çarşamba

bir günde öğretmen olmak

Kararsız mısın?
Bir süre düşünmen mi gerekiyor?
Heyecanlanman mı gerek önce?
Daha mezun olmadın mı?

Bu tür sorulara ne cevap verecek vaktim vardı, ne de cevaplarımı dinleyip beni dikkate alacak aklı başında tek bir kişi.

-Birinin Esin öğretmen yerine derse girmesi gerek (!)
-Kim girsin? hımmm, sen girer misin?

BEN :evet şanslı kişi benim sanırım:)

Arkama dönüp bakamadan I-C nin kapısından içeri girdik bir başka sert mizaçlı bayan hocayla. Ve '' öğretmen içeri girince n'apılır '' azarının ardından, ''o beslenmeni şimdi kaldır sırası mı?'' azarıyla durumu pekiştirip girişi yaptıktan sonra top bana atılır.

-Merhaba çocuklar bugün öğretmeniniz biraz hasta o yüzden bu ders sizinle dersi birlikte yapacağız. Benim ismim Eda.(içimden halime bakıp işaret parmağını üstüme doğrultarak gülen kaç sevimsiz surat geçti bir bilseniz, üstelik o suratların içinde benimki de vardı)

-peki öğreeetmeniiimmm...!

iç ses: ''öğretmenim'' diyorlar.

çocuk 1: öğretmenim siz Figen hocanın kardeşi misiniz?
çocuk 2: öğretmenim matematik sorularımızı yapalım mı birlikte?
çocuk3: tekerlemeler ödevimiz vardı onu da yapabiliriz.
çocuk 4: öğretmenim benim başım ağrıyor.
çocuk 5: tokam koptu öğretmenim yapabilir miyiz?
çocuk 6: biz tahtaya bir gülen yüz bir ağlayan yüz çiziyoruz ona göre uslu duranları ve yaramazlık yapanları yazıyoruz oraya. ( peki ya kararsız ifade yok mu)
çocuk 7: hep siz mi gireceksiniz bu derse?

....

Bunlar sordukları sorulardan ve önerilerinden sadece ilk aklıma gelenlerdi. Bir o kadar da saç bantını düzeltemediği için yardım isteyen, ya da '' oyun oynasak n'olur sanki, biz hep Fransızca yapıyoruz'' diyen, org çalma teşebbüsünde bulunan...

Eda öğretmen bir o konudan tuttu bir bu konudan. '' heyyyy! ilk dersim, yardım yahu! '' diye bağırmak istedim bir ara.

Baktım olmayacak Fransızca diyalog da yaptırdım, tekerleme de okuttum. Tekerlemelerde geçen sayıların Fransızcasını istedim. ( eldeki kaynaklardan suyunu çıkarana kadar Fransızca da denilebilir)

Bir ara çok konuştular oyun oynayarak susturma çabasına girdim. Gözlerim kapalı şimdi, arkamı döndüğümde herkes oturmuş olacak! (arkada yerine oturmak için telaşa giren öğrencilerin sesi, bendeki huzur )

Bir ara çocuk bilmem kaç '' o beni aşağıladı'' diye ağlamaya başlayınca, sanırım susmayacak dediysem de '' aaa belki sen yanlış anlamışsındır o öyle şeyler söylememiştir '' yalanı uçurdum, baktım herkes evet söyledi diyor, o zaman özür diler şimdi di mi ? ( aslında niye ağlatıyorsun kızı vay terbiyesiz demek de gerekiyor sanırım )

çocuk 8: öğretmenim bize hikaye okur musunuz?
çocuk 9: ben boyama yapmak istiyorum!
çocuk 10: su içebilir miyim öğretmenim ( iç canım dedim)

hiiiiiiiiihhhh...yasak amaaaaaaaa diyen bir grup çocukla karşılaştım.

-peki bu seferliğe mahsus iç, ben bilmiyordum yasakmış bak dedim.

Sonra öğretmenler odasına adım attım. ( bizim odamız evet)

-nasıldı? yoruldun mu?
-yorarlar mı? yooo...hareketliler biraz ama sevdim. ( sanırım yetmedi)
- iyi ben söyliyim bir dahaki hafta Antoine' ın sınıfına gir sen. Onlar Fransızca' yı da biliyorlar.
-aaa ne güzel ( evet güzel, zorla olan bir güzellik hem de), olur tabi.

....

Okul bahçesi top oynayan bir sürü çocuk, aralarından süzülen 3 öğretmen adayı , biri terfi etti ( diploma çok da gerekli değilmiş)

Ve arkamdan bağıran Öykü:

-au revoir öğretmeniiimmm! ( görüşmek üzere )

'' bu bir bant kaydı mı? '' ifadesiyle görüntüde biz tekrar, adımlar sıklaşır...


-SON-